Rabbimden hep seni diledim

alnımın seccadeyle öpüştüğü zamanlarda..

susan-bir-eylul-yapragi-yikanir-ekim-yagmurlarinda

yazının devamı

Kaç yaprak yere düştü sensizlik takviminden, kaç mevsim yuvarlandı yokluğunun uçurumlarından, hiç düşündün mü? Öyle ya da böyle zaman geçiyor işte. Bakıyorum da zaman köprüsünün altından ne kadar çok kanım akmış. Sonra sarı bir suskunluk düştü dudaklarıma, vücuduma yaslanan yorgunluk ve donakalmış suların durgunluğu… Dile kolay artık günleri değil yılları saymaya başlıyor insan.

O kadar da kötü değil aslında. İnsan içini dökmekten vazgeçiyor zamanla. Ayrılık, işte o zaman yerleşiyor insanın içine. Zamanla anlıyorsun ki insan sarhoşluğu değilmiş sevmek. Her şey o kadar küçülüyor ki, seyrediyorsun âlemin devinimini. Düşünsene bir insan bir insana ne kadar yakın olabilir ki? Annemizden daha yakın olabileceğimiz biri var mı dünyada? Bir düşün, yedikleriyle besleniyoruz, şekilleniyoruz ve içinden çıkıyoruz annemizin. Daha ne kadar yakın olunabilinir ki? Doğduğumuzda yalnız kendi hayatımıza başlıyoruz; yalnız giriyoruz toprağın altına. Baksana! Her yatan annesinden ayrı değil mi mezarlıkta? İnsana bağlanıp kalmak değil yaşamak. O kadar basit değil yani.

yazının devamı

Biliyorum kapıdasın, uzun yoldan geldin;
biraz yorgun, biraz aç,
kapıyı çalmak üzeresin.

En son geçen yüzyıl, bir Eylül sabahı görmüştüm seni; çok özlemişim, nerelerdeydin?

Sen gitmeden önce de azdı kazancımız ama daha mutluydu yuvamız. Sayısallaşmamıştı henüz sevdamız, umutlarımız.
Doğum – dersane - ölüm diye üçe bölünmemişti hayatımız.

Daha basitti sözlerimiz, küçüktü hesaplarımız;
kurşun kalemle çizgili sayfalara yazılırdı borçlarımız.

yazının devamı