Rabbimden hep seni diledim

alnımın seccadeyle öpüştüğü zamanlarda..

Kaç yaprak yere düştü sensizlik takviminden, kaç mevsim yuvarlandı yokluğunun uçurumlarından, hiç düşündün mü? Öyle ya da böyle zaman geçiyor işte. Bakıyorum da zaman köprüsünün altından ne kadar çok kanım akmış. Sonra sarı bir suskunluk düştü dudaklarıma, vücuduma yaslanan yorgunluk ve donakalmış suların durgunluğu… Dile kolay artık günleri değil yılları saymaya başlıyor insan.

O kadar da kötü değil aslında. İnsan içini dökmekten vazgeçiyor zamanla. Ayrılık, işte o zaman yerleşiyor insanın içine. Zamanla anlıyorsun ki insan sarhoşluğu değilmiş sevmek. Her şey o kadar küçülüyor ki, seyrediyorsun âlemin devinimini. Düşünsene bir insan bir insana ne kadar yakın olabilir ki? Annemizden daha yakın olabileceğimiz biri var mı dünyada? Bir düşün, yedikleriyle besleniyoruz, şekilleniyoruz ve içinden çıkıyoruz annemizin. Daha ne kadar yakın olunabilinir ki? Doğduğumuzda yalnız kendi hayatımıza başlıyoruz; yalnız giriyoruz toprağın altına. Baksana! Her yatan annesinden ayrı değil mi mezarlıkta? İnsana bağlanıp kalmak değil yaşamak. O kadar basit değil yani.

Ucu yırtılmaya başlayan gecenin seherinde çıplak ayaklarıma denizin dalgaları vuruyor. Rüzgârda savrulan dalgaların köpüğü çarpıyor bedenime. Bir ben, bir de çakıl taşları üşüyor sabahın sancısında. Hırçın dalgaların telaşlı öfkesi vuruyor sahile, yüreğimin durgunluğuna inat. Yıldızlar gitmeye hazırlanırken yerlerinden, bir ben kalıyorum eylülün tenhalığında.

Sonra bakıyorum sen olan karşıya… Köşelerine dokunamadığım rüyalarına uzanmaya çalışıyorum. Kim bilir ne güzel uyuyorsundur. Kirpiklerinin arasında saklanan sabahı yatağının çevresinde dönen melekler bekliyordur şimdi. Belki de saçlarını öpüyordur dudakların. Ben seni uyurken hiç seyretmedim ki.

Nasıl da canım acımıştı sen giderken; nasıl içten içe kaynamıştım, nasıl gitmemen için yalvarmıştım… Kaç yaprak yere düştü sensizlik takviminden, kaç mevsim yuvarlandı yokluğunun uçurumlarından, hiç düşündün mü? Öyle ya da böyle zaman geçiyor işte. Bakıyorum da zaman köprüsünün altından ne kadar çok kanım akmış. Sonra sarı bir suskunluk düştü dudaklarıma, vücuduma yaslanan yorgunluk ve donakalmış suların durgunluğu… Dile kolay artık günleri değil yılları saymaya başlıyor insan.

O kadar da kötü değil aslında. İnsan içini dökmekten vazgeçiyor zamanla. Ayrılık, işte o zaman yerleşiyor insanın içine. Zamanla anlıyorsun ki insan sarhoşluğu değilmiş sevmek. Her şey o kadar küçülüyor ki, seyrediyorsun âlemin devinimini. Düşünsene bir insan bir insana ne kadar yakın olabilir ki? Annemizden daha yakın olabileceğimiz biri var mı dünyada? Bir düşün, yedikleriyle besleniyoruz, şekilleniyoruz ve içinden çıkıyoruz annemizin. Daha ne kadar yakın olunabilinir ki? Doğduğumuzda yalnız kendi hayatımıza başlıyoruz; yalnız giriyoruz toprağın altına. Baksana! Her yatan annesinden ayrı değil mi mezarlıkta? İnsana bağlanıp kalmak değil yaşamak. O kadar basit değil yani.

Asıl olan aşk. Öyle ki seni sevdikçe kendimi de sevdim. Yaratılmışlığımı sevdim ve yaratanı. Şimdi daha bir güzel denizler, bebekler daha bir masum, renkler daha bir yakışıyor güzelliklere ve ailem, arkadaşlarım, dostlarım şimdi daha bir değerli oldular. İyi ki hayata gelmişim, iyi ki beni bir yaratan var ve ben iyi ki seni çok sevmişim güzel kız. Sana olan aşkımda öğrendim insan bağımlısı olmamayı ve hayatı kaçırmamayı. Seni sevmek sana bile bağlanmamakmış.

Hani sen benden gitmeden önce güzel günlerimiz vardı ya seninle. Şimdi soruyorum da kendime o güzel günlere geri gitme imkânı verselerdi bana karşılığında neyimi verirdim bedel olarak. Canımı bile verebileceğimi düşünüyorsun değil mi? Bilemedin işte güzel kız. İstesen bedenimi emek olarak harcarım yollarında ama biliyor musun, o günlere tekrar dönmeyi istemezdim. İyi ki hayatımız kesişmiş seninle, güzel günlerimiz geçmiş, birbirimizi şımartmışız, sonra sen benden gitmişsin. Şimdi o günlere tekrar geri dönüp hatalarımı varlığında düzeltmek, olayların akışını değiştirmek, gittiğin yollara setler çekmek, suskunluklarımızı dillendirmek aşka verilen ceza olmaz mı? Senin beni sevdiğini sandığım günlere geri gitsem, bu kadar çok sevebilir miydim seni? Hoyratça harcardım herhalde kendimi, seni sevdiğimi sanarak. Şimdi ise yokluğunda buldum kendimi. O kadar değerli ki yokluğun; yaşadıklarımız şarap tadına vardı seni aradığım sensiz gecelerde. Şimdi bir gelsen, bir görsen beni tanıyamazsın inan. Sana ‘gitme’ diye yalvardığım gün var ya şimdi seni o günden daha çok sevdiğimi görürdün ama sana ‘gitme’ diyecek kadar bağlanmayacağımı da görürdün. Sanılanın aksine, özlemek güzel şey aslında; yeter ki yaşadıklarının ve yaşayamadıklarının sebebini birisinin gidişinde aramaya çalışmasın insan.

Dedim ya yıllar geçiyor bir şekilde… Kimileri bir insana bağlar mutluluklarını ve mutsuzluklarını. İşte böyle insanlar günün adamıdır. Kimilerine ise sevmeyi anlatmak boşunadır. Onlar zaten gönül adamıdır. Günün adamı olan sadece birisini sever, gönül adamı olan sevdiğine yakışan her şeyi sever. Birisi sadece sevdiğini yakıştırır kendisine. Diğeri ise âşıktır; sadece sevdiğini değil hayatı yakıştırır kendisine. Öyle ki ayrılık bile elbise olur üzerine. Günün adamı sürekli sevdiğini söyler. Gönül adamı ise durgun sular gibidir. Kelimelere sığdırmaz hiçbir zaman yüreğini. İrem bahçelerinde sevdiğine kavuşmayı düşleyerek sığınır Rabbine. Belki de son nefesi verirken, gözümüzün perdelerinde oynatılan hayat filminde sevgiliyi görünce başlar gerçek aşk. O yüzden sevilenden bile ötedir umut, sevilenin yokluğuna katlanan yüreklerde. Alnımıza kırış kırış düşen yılların ne önemi var ki bu dünyada? İş, gönül adamı olabilmektir toprağın her iki yakasında.

Ey uyuyan güzel! Anladın mı şimdi? Sana sarhoş olup, cennet bahçelerinde seninle geçireceğim günleri değişmem fâni dünyaya. Beni sevemediğin için çok teşekkür ederim sana. Çok şükür ben seni seviyorum. Yokluğun o kadar kötü bir şey değil. Sana kavuşmak için ettiğim dualarda serinletiyorum kendimi. Şu an çıplak ayaklarımla dalgalara dokunuyorum ya şafağı sökülen gecede, orucuma senin sevdanla başlamak istedim. Niyet ettim bana ay ışığını sevdiren Allah rızası için…

Evinin önünden geçiyorum, kırmızı bir gül attım kapının önüne. Kırmızı gülleri çok seversin.

ali korkmaz

eyLüLtoprak eyLüLgüneşi'ni seviyoooooooor =)